Triangle of Sadness (2022)

Triangle of Sadness (2022)

Puan 6.9 / 10
Senin Puanın
Etiketler Dram, Komik
Yönetmen
Dil
İngilizce
Ülke
İngiltere
Süre
147 dakika
27
4
68
28
Özet Fragman Beğenenler
Leo.1 profil fotoğrafı
Leo.1
Ayaklar baş,
Başlar ayak olmuş
error_outline
kallehari profil fotoğrafı
kallehari
Triangle of Sadness

Oldukça basit bir meseleyi ele alan bir yapım, Triangle of Sadness: (2022/ Östlund) bilip bilmeze; görüp görmemeze gelinen birçok şeye odaklanan; günlük hayatlarımızın duvarlarını örene, yıkana: Sınıf meselesine odaklanan bir yapım. Nedir bu sınıf dediğimiz? Yönetmen bir geminin konukları ve kat kat çalışanlarınca değerlendirmeye karar vermiş, çerçevesini çizmiş olabildiğince. Elbette kör göze parmak biçimlerle, şu körlükler diyarında.


BÖLÜM 1 : KÖRLÜKLER KRALLIĞI:

''More champagne, please. I don’t
know, I was just born into this
life. It was not my fault and when
this happened. I just felt like
“why?” Life is so unfair.''

Jakuzinin içerisinde ve jakuzinin dışarısında: Bir Rus zengininin, Vera, aklı evvel sorularının süslediği bu sahnede şampanyasını getiren garsona neredeyse bir monologmuşçasına söylediği o cümlelerin tınısını anımsayalım: ''her zaman merak etmişimdir'' diyor jakuzinin dışarısında boynunu, ekibin mükemmel bir organizasyon çıkarmak için kullandığı ve hiçbir aksamaya izin verilmemesini gerçekleştirme amacıyla haberleşmelerini sağlayan kulaklığın süslediği garson kadının, Alicia, elinde şampanya şişesiyle servise her an hazır halde dinlemekteyken, ''her zaman merak etmişimdir,'' pek de bir fark yokken senin ve benim aramda bazıları neden içerideyken çoğu olan diğerleri dışarıda?
Buraya sıçrıyoruz elbette. Jakuzinin içerisinde yalnızca Rus Düşesinin olmadığı bariz, bu sıçrama; geminin içindekiler ve içerisinde iken dışındakilerin olduğu o, sanki geminin güvertesi, ''yelkeni'' imişçesine bir parça görevi, işleyen çarkın bir dişlisi gibi olan o içeridekilerin jakuzi dışındaki hallerine uzanmakta.

Gemide kimler kimler yok ki: savaş çığırtkanı yaşlı ve ''tatlı'' bir İngiliz çift: Zor zamanlarını anlatmakta: el bombasına geçinceye dek zaman, BM regülasyonları..(ki çok işlevsel ne dürüst, pek de çalışkan bir kurum olarak!) onlar zorluk çekmedi mi, bugünlere kolay ulaşmadılar..
''Oh, it’s a family business.
Producing products in precision
engineering.''
...
''Well, our products have been
employed in upholding democracy all
over the world.''




Bok Kralları.. önemli olanın doğru yerde ve doğru zamanda olduğunu en çok onlar bilerek.. elbette biraz da şanslı olmalılar.. Soğuk Savaşın son yılları, neoliberalizmin ve Fukuyama'nın gölgesinde bir akışın konjonktüründe Doğu Avrupanın bokunu tarım başkentlerine gübre olarak satanlar. E biraz da biriktirmişler elbette, uyutmamışlar paralarını. Onlar da jakuzinin içerisindeler:

''So in the beginning of the 80s, I
was only CEO in one agriculture
“Kombinat”, we called it. A hundred
thousand pigs, two million
chickens, and we’re getting some
kind of monopoly. You can call me
the King of the Shit! When you have
money, you know, you don’t leave
money to sleep, you understand.
Money must not sleep. So you put
this money, from this business,
because factories are shutting
down.''





Bir başka konjonktürden: Bugünün selamını verenler. Genç, seksi, influencer modeller: Ne tür markaların reklamlarını süslediler? H&M'in müşteri kitlesini belirleyen azıcık iklim duyarlı çokça hızlı moda akımlarına bütçesi yetmediğinden Amazon'dan başka ormanın adını bilmeyen ama sosyal medyada şuan bandı durdurulsa bir altı jenerasyona yetecek kıyafetin üretilmiş olduğunu ve bu sonsuz üretimin bedellerini ödeyenlerin yaşamlarını görünce azıcık hüzünlenip, hız kesmeden mobil uygulamalarından alışveriş yapmayı kendini tamamlamak olduğuna inanan, inandırılanların; aklında kalanların kapaklarını mı? Yoksa somurtuk, ''üstten'' bir yerlerde ''senin bu mağazadan içeri girmeye bakalım gücün yetiyor mu'' bakışlarınca çekilen, ya da ''bu amblemi taşımak, herhangi bir vicdanın yükümlülüğünü taşımak yükünden kurtaracak seni'' markalarının ''triangle of sadness'' ifadesini yumuşatacağı, ritimle salınarak yürüyen, katiyen gülümsemeyen, ulaşılmaz olan hayallerin ve satın almaların markalarını mı?
Onlar jakuzinin şartlı tahliye ile içinde bulunanları: Şartlı çünkü vadeleri zamanın eşitlikçi ve kaçınılmaz hamlelerinden kaçacak denli güçlü değil. Kısmen içindeler çünkü artık yeni yüzyılda nesillerce zengin olanlarla, nesillerdir olması bir yana, bir hayat süresince dahi ödeme zorluğu çekmeme gibi bir lüksü olmayanlara tükettirebildiklerince var olabilen, görünürlük kazanabilenler olarak asırlar boyu zengin olanlarla aynı gemide, aynı jakuzide, aynı Kaptan karşılama töreninin yemeğine katılmaktalar:



''It’s just for pictures. She’s an
influencer.
-Okay. You make money from that?
+It depends. You mostly get free
stuff, to be honest. We got this
cruise for free.
-Good! Her looks paid for the
tickets. Not bad, huh?''


Bir de jakuzinin dışında oldukları halde, Alicia kadar, Kaptan kadar, güvertede çalışan sözüm ona seksi, sözüm ona İngiliz, Amerikan, ya da ''fazlasıyla gelişmiş'' birkaç diğer ülkeden olmayan ama muhakkak gelişmekte olan bir ülkeden sezonluk işe alınan yakışıklı erkek çalışanlar kadar göz önünde olmadan, ve tıpkı kendileri gibi görünmeden yapılan işlere koşuşturulan diğerleri var. Onlar, sadece diğerleri. İsimlerini mürettabatın ilgili müdürü dışında kimse bilmiyor, seyirci bile, belki de gemi korsanlarca saldırıya uğramasa içlerinden birinin adını hiç bilmeyecektik.
Buradan bölüm ikiye sıçrıyoruz.
Sıkı durun, kazadan önce kemerlerinizi bağlayın. Deniz mahsulleri midenizi bozabilir, Kaptan ile Bok Kralının teori tartışması düşüncelere sürükleyebilir sizi. Her iki sebep de fazla yüzeysel olacak ya, pek mühim değil çünkü deniz canlılarına mahsul deyip onları metalaştırarak indirgemek de; tüm bir sosyalizm vs kapitalizm tartışmasını da Reagan&Thatcher&Lenin&Marx üzerinden yürütmek aynı ölçüde yüzeysel.



-I have a joke. Do you know how to
tell a Communist? It’s someone who
reads Marx and Lenin. And do you
know how to tell an anti-Communist?
It’s someone who understands Marx
and Lenin! It’s Ronald Reagan.
Funny guy!
+“Never argue with an idiot, they’ll
only bring you down to their level
and beat you with experience.” Mark
Twain.
- Ronald Reagan, he said also,
“Socialism works only in heaven
where they don’t need it, and in
hell where they already have it.”



+That’s pretty good. I’ve got one
here. “Growth for the sake of
growth is the ideology of a cancer
cell.” That’s Edward Abbey.
-Listen: “The problem with socialism
is that you eventually run out of
other people’s money.” Margaret
Thatcher.
+You’re going to like this
one...”The last capitalist we hand
will be the one who sold us the
rope” Karl Marx.
...



BÖLÜM II: NOAH VE ROLEX KRALLIĞI:
Klasik bir Karayipler vakası. Kaptan'ın yemeği ve pek değerli katılımcılarla yüksek iftiharlı yemek; gıda zehirlenmesi, deniz tutması ve halihazırda oldukça ''naif'', kırılgan ve de kaygan bir zeminde konuşlandırılan hiyerarşiyi altüst etmeye yetecektir: Kusmuklarında boğulan, kayıp düşen zenginler ve kusmukları temizleyenler bir el bombası aracılığıyla -ki birilerine tanıdık gelecektir bu el bombası- saldırıya uğrayan geminin seyrini tümden değiştirecek: Ayaklar baş, başlar ayak olacaktı.
Bir Karadeniz fıkrası anlatmaya başlar burada Östlund bizlere: Bir gemi korsan saldırısına uğrar. İçlerinde iki süper modelin, bir Rus oligarkın, bir Filipinli temizlikçinin, bir yazılımcının, mürettebat amirinin, siyahi bir çalışanın -aslında ''zencinin''- ve henüz bir inme geçirip felçli haliyle ultra-lüks bir cruise tatilinde soluğu alan Alman bir kadının bulunduğu bir ekip kurtulacaktır. Önce zenci korsan olmakla suçlanır, sonra durumun vehameti ortağa çıkar ve artık ''işbirliğinin'' zamanı gelmiştir der rolex sahipleri ve balık avcıları ile odun toplayıcılar. Fıkra bitti.

Pırlantalı ve altın işlemeli, kişiselleştirme özelliklerine ve yaldızlı harfleriyle rolexin gücü kendini ahtapot avlayabilenin yemeği nasıl bölüştürdüğüne kaldı. İşte burada, izleyici, iki temel soruyla baş başa kalmakta: Sınıf nedir? İnsan nedir?
İnsanı, sınıf kavramından ayrı ele alabilir miyiz? Batı dünyasının medeniyet olarak adlandırdığı, insan evriminde ise hatrı sayılı bir döneme tekabül etmeyen ilkel birikim dönem, feodalite, bebek kapitalist adımlar, Sanayi Devrimi ve bugünün neo-liberal serbest piyasacı aklı insan doğasını ne denli ele alabilir veya tüm bunlardan bahsetmeden hala bir insandan bahsedebilmek mümkün müdür? İnsanın tarihin bir öznesi olduğu önkabulü ile değişimin ve değiştirenlerin konumundan yola çıkmak yozlaşmış olduğu savını kabul etsek de insan doğasıyla örtüşemez mi? Sistemlerin amaçları nelerdir? Yozlaşmayanını veya yabancılaşmayanını inşa edebilmek mümkün mü? Veya tüm bu a priori yaklaşımlar da liberal bir postmodern zihnin ılgıtları, sosyal darwinist birer çığlıkları mı? Sayın seyirci, henüz bu soruların cevaplarını bilmiyoruz, ama yapısal sorular sormanın yapısal çıktılar verebilme potansiyelinden ümitliyiz.


Bir son sıçrama ile Östlund'un zihnine geri dönelim: Yönetmen de benzer soruları sorduruyor. Artık ayaklar tiranlığının ahtapot kollarıyla, bir ana-erkil zorbalıkla, neredeyse fahişeleştirimiş genç erkek bedenlerde yeniden mi tezahür edecek bir başka tahakküm? Bilemiyoruz. Bildiğimizi düşündüğümüz, bugünün haliyle insanın oldukça kompleks ve girift bir canlı olduğu. Yönetmen de bu girdaplarca savrulmuş olacak ki karakterlerin davranışlarını ahlaki olarak kategorize edemeden ve karakterlerin kendisi de nihai hareket olarak düşündüğüm kararları almadan kamerayı kapatıveriyor. Bu tiranlığın bir rövanş mı yoksa kaçınılmaz bir zincir mi olduğunu bilemeden script uzanıyor önümüzde.
Çünkü, diyor yönetmen, mesele, Yaya'nın bir taşla öldürülüp öldürülmeme meselesi değil. Habil ile Kabil'den bu yana mesele hiçbir zaman kötülük olarak adlandırdığımızı merkeze alarak nihai olanı kabullenip, karalar bağlamanın ya da pasifist bir söylemle ''başka bir dünya mümkün'' sloganını atıp, vicdanları mastürbe edip geçip gitmenin kolaylığında değildi. Mesele, bu komplike yaratığın bir arada yaşama zorunluluğunun hangi düzende olursa olsun canavarca olduğu müddetçe kansız ve de kusmuksuz, istismarsız veya manipülasyonsuz olamayacağı vurgusuydu. Ondan değil mi ya gemilerle ya da kocaman kocaman taşlarıyla şu tarih hep tekerrür edip durur zaman nehrinin hemen üstünde?
error_outline
pulpfiction1 profil fotoğrafı
pulpfiction1
Mükemmel bir film. İyi bir izleyiciyseniz her sahnede bir mesaj bulabilirsiniz. Diyaloglar da muhteşemdi. Tavsiye ederim.
error_outline
.SimS. profil fotoğrafı
.SimS.
aslında aktarılmak istenenleri çok güzel aktarıyor film , kendini de izlettiriyor , konusu da gayet güzel sadece filmde oyunculuklarda ve akışta bir adrenalin sorunu var çıkış yapamıyor film o yüzden de istenilen etkiyi bırakmıyor insanda
error_outline
TARIK59 profil fotoğrafı
TARIK59
Boş muhabbetlerle geçen saçma sapan bir film. Oscar ı veriyoruım. en kötü film oscarını. 1/10
error_outline
tugberto profil fotoğrafı
tugberto
Gereksiz abartılmış.
error_outline
Philosophy profil fotoğrafı
Philosophy
Hayatın içindeki eşitsizlik (cinsiyet, ekonomik ..) sınıf farklılığı, görgüsüzlük, çığırından çıkan sosyal medya kullanımı .. kısacası hiyerarşik düzen basit bir şekilde çok güzel anlatılmış. Elbette bazı sahneler sakız gibi uzatılmış ama yönetmenin eleştirisini çok beğendim.
error_outline
Rainbow profil fotoğrafı
Rainbow
Ruben Östlund; Kuzey'in Hanekesi ? Sosyal düzeni geniş çerçeveden eleştirmiş. Toplumsal cinsiyet rollerini, toplumsal sınıf ilişkilerini, gelir eşitsizliğini, ekonomik açmazları, hiyerarşik düzeni izlerken tansiyon hayli bir yükseliyor, insanı geriyor, sinirlendiriyor. Özellikle finale doğru güç kimde oyununa dönüşüyor. Tek olumsuz eleştirim kapanış. Daha iddialı olmasını beklerdim. Sonu beni tatmin etmedi.
error_outline
umrant profil fotoğrafı
umrant
Çok dozunda beklentiyle izledim,ve tam karşılığını aldım, eğlenceli ve eleştirel teması hoştu.Tam beklediğim gibi ,ne eksik ne fazla. 10/7,5.
error_outline